Şu OVP Dedikleri…

Hükümetin ekonomiye ilişkin yol haritası olarak görülen ve ekonomik istikrar için çapa görevi görmesi düşünülen Orta Vadeli Program (OVP) 13 Ekim Perşembe günü açıklandı. Buna göre hükümet 2012-2014 dönemine ilişkin temel ekonomik büyüklüklere ilişkin tahminlerini de paylaştı. 

  
Ancak biz öncelikle OVP’nin hangi amaçla yayınlandığını hatırlatmak ve önceki dönemlerin OVP’lerine göz atmak istiyoruz. Bu nedenle raporumuz sizlere başlarda sıkıcı gelebilir, ancak sonuna kadar okumaya sabır gösteren ve biraz da tablo ve rakamlarla arası iyi olan okuyucularımız neden böyle bir giriş yaptığımızı daha iyi anlayacaklardır. 
 

OVP bütçeden 4 ay önce açıklanması gerekirken 4 gün önce açıklandı 

 
İlk olarak 31 Mayıs 2005 tarihinde 2006-2008 dönemini kapsayacak şekilde yayınlanan Orta Vadeli Program ile kamu ve özel kesim için öngörülebilirliği arttırarak güven ve istikrara katkıda bulunulması amaçlanıyor. OVP’nin kanun gereği Haziran ayının 15’ine kadar da açıklanması gerekiyor. Bunda da amaç her yıl 17 Ekim’de Meclis’e sunulması gereken gelecek yılın merkezi bütçe tasarısı öncesinde, ilgili kamu kuruluşlarına bir taslak sunarak bütçe tekliflerini hazırlamalarına olanak sağlamak, bu doğrultuda müzakereleri yürütmek. Ancak 13 Ekim’de açıklanan bir OVP ile bu olanağın kalmadığı açık. OVP’nin açıklanması son 3 senedir gecikiyor ve Ekim ayı ortalarına kalıyor. Bu konu 2009 yılında, özellikle de IMF ile yapılması beklenen stand-by anlaşmasının geciktiği bir ortamda, piyasada fazlaca eleştirilmişti, ancak bu geç açıklanma şimdi normal karşılanır oldu, bu sene bu konuyu gündeme getiren herhangi bir açıklamaya ya da rapora biz rastlamadık. 
 

OVP öngörüleri şimdiye kadar hiç tutmadı

  

Bunun ardından önceki yıllarda yayınlanan OVP’lerdeki hedeflere bakarak, kamu ve özel kesim için öngörülebilirlik sağlama amacına ne ölçüde ulaşıldığına bakmak istiyoruz. 
  

Ekim 2010 öngörüleri: 1 yıl önce büyümeye ilişkin muhafazakar tahminler dikkat çekiyordu:

 

Sonuç: Cari açığın %5 civarında kalacağı öngörüsüne karşın, 2010 yılının son çeyreğinde iç talepteki muazzam ivmelenme ile 2010 yılı büyümesi %9,0’a ulaşırken cari açık da 49 milyar $’a (GSYH’nin %6,6’sı) ulaştı. Cari açık 2011’in Ağustos sonunda da 75 milyar $ (GSYH’nin yaklaşık %10’u) ulaştı. Sene sonunda %5,3 olacağı düşünülen TÜFE enflasyonu ise Eylül ayı itibariyle %6,2’de seyrediyor, ancak son yapılan (ve aslında uzun süredir bekletilen) enerji zamları ve vergi artışları ile birlikte yıl sonunda çift haneye ulaşması çok muhtemel görünüyor. Öte yandan ortalama TL/$ tahmini hükümetin kurlarda 2011 yılındaki hareketliliği hesaba katmadığını gösteriyor. Bu da zaten enflasyondaki sapmanın bir kısmını açıklıyor.
  

Ekim 2009 öngörüleri: Gene 3 ay gecikme ile açıklanan rapordaki beklentilere göre çok daha dramatik sapmalar olduğu görülüyor.

 

Sonuç: Küresel finansal krizin yaşandığı ve etkilerinin devam ettiği 2009 yılında hükümet doğal olarak muhafazakar tahminler yapmıştı. Ancak bu muhafazakar büyüme tahminlerine göre bile cari açık tahminlerinin çok fazla iyimser kaldığı ortadaydı. Örneğin, biz o dönemde 2010 yılı sonunda %4,0 büyüme tahmini ile cari açığın 30 milyar $’ı aşabileceğini belirtmiştik. Sonuçta Türkiye ekonomisinin beklentilerin çok üzerinde bir toparlanma sürecine girmesiyle de hükümetin cari açık tahminlerinin hiç bir anlamı kalmadı.  
 

Haziran 2008 öngörüleri: 1 yıl daha geriye gidersek; Lehman Brothers’ın iflası ile ivmelenen küresel kriz öncesi hazırlanan OVP’deki tahminlerin herhangi bir kriz beklentisini yansıtmadığı görülüyor.

 

Sonuç: Herkesin çok iyi bildiği sonuçları hatırlatmak gerekirse, 2008 yılı Eylül ayında Lehman Brothers’ın iflası sonrası Türkiye ekonomisi de adeta serbest düşüşe geçmiş, 2008 yılında GSYH büyümesi sadece %0,7 olurken, 2009 yılında ekonomi %4,8 daralmıştı (2009’un üçüncü çeyreğindeki daralma %7,9 idi). Cari açık da 2008 yılı Ağustos ayında 50 milyar $’a yaklaştıktan sonra o sene sonunda 42 milyar $, 2009 sonunda da 14 milyar $’a gerilemişti.  
  

Hükümetin 2009-2011 döneminde de %5,0-6,0 arasında ortalama yıllık büyüme süreci öngörmesinin kamu maliyesi ve finansmanı üzerinde dramatik sonuçları olmuştu. Hükümetin finansal krizin derinleşeceğini varsayarak ekonomide %5 gibi bir daralma olacağını belirtmesini tabii ki beklemiyoruz.  Ancak 2008 yılı içinde küresel kriz (resesyon) zaten başlamış, Türkiye ekonomisi de yavaşlama eğilimine girmişti. Buna karşın petrol fiyatlarında süregelen artışlar nedeniyle cari açık hızla artmaya devam ediyordu. Böyle bir ortamda ileriye dönük büyüme tahminlerinde daha temkinli davranılması gerektiği açıktı. Oysa 2009’da (fazlaca iyimser bir şekilde) %5 büyüme olacağı öngörüsüne dayanarak vergi gelir tahminleri yapıldı, harcama ödenekleri de bu gelir varsayımlarına göre belirlendi. Buna bağlı olarak (nakit bazda) 28,5 milyar TL faiz dışı fazla verileceği, Hazine’nin yeniden borçlanma oranının da %78 olacağı öngörüldü. Oysa, 2009’da 4,0 milyar TL faiz dışı açık verildi (yılın ikinci yarısında yapılan yüksek oranlı vergi artışlarına karşın), Hazine’nin yeniden borçlanma oranı yaklaşık %110’u buldu, %40 seviyesindeki borç stoku/GSYH oranı da 1 seneden az bir süre içinde %50’ye yaklaştı.

 

Daha önceki 3 yılın OVP’lerindeki hedefler ise şu şekildeydi:

 

 

Bu noktada artık daha fazla gerçekleşmelerin ne olduğunu yazmaya gerek görmüyoruz, zaten tablolardaki rakamlara bakınca ne yönde sapmalar olduğu açıkça anlaşılıyor. 
 

Değişmeyen enflasyon hedefi: %5
 

Önceki yıllardaki gerçekleşmelere çok fazla girmek istemesek de, tüm tablolarda istisnasız olarak TÜFE enflasyonunun %4,0-5,0 uzun vadeli hedefine yakınsayacağı ve orada kalacağı varsayımı özellikle dikkat çekiyor. Bu bağlamda enflasyona ilişkin TCMB öngörülerini de paylaşmak istedik. Örneğin, TCMB Ekim 2006’da yayınladığı enflasyon raporunda bakın neler demiş:  
  

“…enflasyon oranının 2008 yılının ilk çeyreği sonunda yüzde 1,7 ile yüzde 5,2 aralığında gerçekleşeceği ve böylece enflasyonun bir buçuk yıllık bir zaman diliminde hedef patikaya yakınsayacağı tahmin edilmektedir.” (TCMB’nin bu beklentisine karşılık TÜFE enflasyonu 2007 sonunda %8,4, 2008’in ilk çeyreği sonunda da %9,2 oldu.) Bu sapmaya karşılık Ekim 2007’deki enflasyon raporunda TCMB şu ifadeleri kullandı:  
  

“Son bir yıl içinde enflasyon ve toplam talep gelişmelerinin TCMB’nin öngörüleriyle büyük ölçüde uyumlu gerçekleşmesi, para politikasının daha önceki Enflasyon Raporları’nda ifade edilen duruş çerçevesinde şekillenmesine olanak tanımıştır.”

  

Gene bu raporda TCMB’nin, 2007 sonu (yani 2 ay sonrası) için enflasyon tahmini şöyleydi:  
  

“…enflasyonun yıl sonunda yüzde 6,7 ile 7,9 arasında (orta noktası 7,3) gerçekleşeceği tahmin edilmektedir.” (Gerçekleşme yukarıda belirttiğimiz gibi %8,4 oldu.)

  
Gene Ekim 2007 tarihli raporda uzun vadeli beklentiler ise şöyleydi:  

  
“…enflasyonun 2008 yılı sonunda yüzde 2,5 ile 5,7 arasında (orta noktası 4,1), 2009 yılının üçüncü çeyreğinde ise yüzde 1,7 ile 5,5 (orta noktası 3,6) arasında gerçekleşeceği tahmin edilmektedir” (Enflasyon 2008 sonunda %10,1, 2009 üçüncü çeyreği sonunda da %5,3 oldu. Yani ekonomide ağır daralmanın yaşandığı 2009 yılında dahi, enflasyon  TCMB’nin öngörüsünün çok üzerinde kaldı.)
 

2006’dan beri enflasyonda görülen sapmaları TCMB hep “bir defaya mahsus” olarak nitelediği kamu (enerji) zamları, vergi artışları, kur geçişkenliği gibi faktörlere bağladı. Ancak bu “bir defaya mahsus” olarak tanımlanan faktörler neredeyse her sene ortaya çıktı.  
 

Bugün de 2011 sonunda hedeften sapacağı artık kesinleşmiş olan TÜFE enflasyonunun 2012 sonunda ve sonrasında %5 hedefine ulaşacağı söyleniyor.  Umuyoruz ki, TCMB bu sefer haklı çıkar, ancak önceki yıllardaki sapmalar da kolay kolay hafızalarımızdan silinmiyor.  
 

Önemli olan sapmalardan çok hedefler arası tutarlılık ve verilen sözlerin tutulması

 
Önceki yıllarda ortaya konulan hedefler ve gerçekleşmelerin ne yönde tecelli ettiğinin üzerinden geçtikten sonra, bu noktada bir yanlış anlaşılmanın da önüne geçmek adına, asıl amacımızın rakamlardaki sapmaları ortaya koymak olmadığını belirtmek istiyoruz. Sonuçta ileriye dönük tahminler büyük belirsizlikler altında belli varsayımlara dayanarak yapılıyor ve belli sapmalar olması çok doğal. O dönemde kendi yapmış olduğumuz tahminler dahil piyasadaki tahminlere dönüp bakarsak da (bu oranda olmasa da) sapmalar görebiliriz. 

   
Ancak vurgulamak istediğimiz nokta, ekonomik hedefler arasında bir tutarlılığın olması gerektiği ve bu hedeflere ulaşmak konusunda yapılması gerekenlerin sadece sözde kalmaması gerektiği gerçeği. Daha açık ifade edersek, hükümet geçmişten beri hep ekonominin %5,0-6,0 civarında büyüme trendine devam ederken, cari açıktaki bozulmanın (GSYH’ye oran olarak) duracağını, hatta giderek iyileşmeye başlayacağını öngörüyor. Oysa Türkiye ekonomisin büyüme modelinin dış finansmana dayalı olduğu ve büyümenin cari açık yarattığı gerçeği biliniyor iken, bu öngörünün uzun vadeli (kalıcı) olarak gerçekleşmesi için yapılması gerekenler, atılması gereken “yapısal reform” adımları belli. Buna karşılık bu adımların bir türlü atılamadığını (ya da atılmadığını) biliyoruz. 

  

Aslında cari açığın yapısal nedenlerinden biri olan yurtiçi üretimin ithalat bağımlılığına daha Haziran 2006’da yayınlanan ve 2007-2009 dönemini kapsayan OVP’de değinilmişti: 
 

“Orta vadede yurt içi üretimin ithalat bağımlılığının azaltılması amacıyla, sanayide kullanılan ithal ara girdilerin yurt içinde üretilmesini sağlayacak mekanizmalar geliştirilecektir. Bu çerçevede, sanayide Ar-Ge faaliyetlerinin yaygınlaştırılması sağlanarak, özellikle yüksek teknolojili ara girdilerin yurt içinde üretilmesi yönünde çalışmalar başlatılacaktır.” 

 
Daha o zaman yapılan bu saptamaya ve bu konuda çalışmalar yapılacağı belirtilmesine karşın, geçen 5 yıllık süreçte bu konuda olumlu bir gelişme kaydedilemediğini herhalde herkes kabul edecektir. 
  

Gene aynı tarihli rapordan başka bir alıntı yapalım:
   

Kayıtdışı ekonomiyi ödüllendiren, kamuya olan güveni sarsan, kayıtdışılığı özendiren ve kamu gelirlerinde kayba neden olan her türlü af ve borç yapılandırılması beklentisinin önüne geçilecektir.”
 

O tarihten beri kaç defa borç yapılandırması adı altında kamu borç affına gidildiğini artık biz hatırlayamıyoruz. 
 

Eski tarihli raporlarda olduğu gibi son yayınlanan OVP raporunda da buna benzer kimsenin itiraz edemeyeceği ifadeler bulunuyor. Ancak artık belirtilen ekonomik hedeflere ulaşılması için atılması gereken yapısal reform adımlarının vakit kaybetmeden hayata geçmesi, belirtilen bu hedeflere nasıl ulaşılacağının da daha açık ve somut olarak ortaya konulması gerekiyor. Örneğin son raporda  kamu harcama politikası başlığı altında şöyle bir ifade yer alıyor: 

   
“Emekliler için adil bir intibak sistemi kademeli bir şekilde hayata geçirilecektir.”
 

Bu, 3 ayrı sosyal güvenlik kuruluşunun tek çatı altında toplanmasından beri aradaki farklılıkları gidermeye yönelik atılması beklenen ve milyonlarca kişiyi ilgilendiren bir adım. Ancak bunun da kamu maliyesine her yıl 20-30 milyar TL gibi muazzam bir yük getirebileceği belirtiyor. Bu da bu adımın neden bugünden yarına hemen atılamadığını açıklıyor. Ancak böylesine önemli ve dramatik etkileri olan bir konunun tek bir cümle ile geçiştirilmeden, nasıl bir eylem planı ile realize edileceğinin ortaya konması gerektiğini düşünüyoruz.  
 

2012-2014 dönemi hedefleri

 

 

 

2012-2014 dönemine ilişkin OVP’nin yayınlanmasının ardından OVP’nin önemine dikkat çeken, ayrıca burada yer alan hedeflerin gerçekçi olup olmadıklarını tartışan, hükümetin mali disiplinden taviz verme niyetinde olmadığını (ya da aksini) belirten sayısız araştırma raporu yayınlandı ya da yetkililerden bu konuda açıklamalar geldi. Biz ise yukarıda saydığımız gerekçelerle, Orta Vadeli Programa gereğinden fazla önem atfedildiğini, burada yer alan hedefleri irdeleyerek geleceğe dönük çıkarımlar yapmaya çalışmanın çok da anlamlı olmadığını düşünüyoruz. Ancak birkaç bir cümle söyleyecek olursak, öncelikle ileriye dönük büyüme tahminleri ile cari açığa ilişkin tahminlerin birbirleriyle tutarlı olmadıklarını söyleyebiliriz. Bunun dışında enflasyonda %5 hedefine doğru kalıcı bir düşüşün nasıl sağlanabileceğine ilişkin somut bir eylem planı göremediğimizi belirtebiliriz. Kamu maliyesine ilişkin olarak da hedeflerin de ilk bakışta  iddialı görünmesine karşın, büyüme hedefleri gerçekleştiği taktirde bütçe açığı ve faiz dışı fazla hedeflerinin ulaşılabilir olduklarını söyleyebiliriz.  
  

“Vergi reformu” önümüzdeki dönemin en önemli gündem maddesi olmaya aday (ya da olmalı)
 

Cari açıkta kalıcı iyileşme, enflasyonun kalıcı olarak %4-5 hedefine düşürülmesi, güçlü istihdam yaratma süreci gibi ekonomik hedeflere ulaşılması için vergi reformuna ayrı bir önem atfediyoruz. 

  
Kayıtdışı ekonominin yüksekliği, vergi tabanının küçük olması  Türkiye ekonomisinin belki de en önemli yapısal sorununu oluşturuyor. Aşağıdaki grafikten de görüldüğü üzere, Türkiye vergi tahsilatı / GSYH oranının en düşük olduğu ülkelerden biri. Ek olarak, dolaylı vergilerinin %70’e yaklaşan payı nedeniyle aynı zamanda vergi adaletinin en bozuk olduğu ülkelerden de biri; yani doğrudan vergiler / GSYH oranı olarak bakıldığında durum daha da kötüleşiyor. 

 

Dolaylı vergilerin payının yüksekliği bütçe performansının büyümeye çok bağımlı olmasına yol açıyor. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, 2009 yılındaki ekonomik daralma ile kamu maliyesinin çok kısa bir sürede dramatik bir şekilde bozulabildiğine tanık olduk. 

   
Bununla beraber, bütçenin harcama tarafının esnekliği de çok düşük. Personel ve prim ödemeleri, sağlık harcamaları ve sosyal güvenlik kuruluşlarına transferler bütçenin %60’sından fazlasını oluşturuyor ve aşağı yönlü esneklikleri neredeyse hiç yok, yani maliye politikasının daraltılması gerekse bile buralara dokunamıyorsunuz. Geriye kalan yatırım harcamaları, sosyal yardımlar, mahalli idarelere transferler gibi kalemlerde de esneklik teorik olarak daha fazla olsa da, politik gerçekler nedeniyle pratikte çok az. Bu nedenle kamu maliyesinde kalıcı bir disiplinden söz edebilmek için gelir tarafına yani vergilere eğilmek gerekiyor. Orada da zaten dolaylı vergilerin payının çok yüksek olduğu ve sınıra gelindiği göz önüne alındığında vergi tabanını genişletecek adımların atılması, bu politik iradenin gösterilmesi gerekiyor. 
   

Vergi tabanının genişlemesiyle dolaylı vergilerde artış ihtiyacı azalacağından, enflasyonun kalıcı bir şekilde düşürülmesine, enflasyondaki düşüş sürecinin bir kereye mahsus olduğu söylenen artışlarla sekteye uğramamasına katkıda bulunulacaktır. 
  

Öte yandan, vergi tabanının genişlemesi, şirketlerin rekabet gücünü düşüren yüksek istihdam yüklerinin (ülkeler arası bir karşılaştırmada Türkiye bu konuda da en üst sıralarda bulunuyor) azaltılması konusunda hükümete alan sağlayacak, böylece yok olmaya yüz tutmuş (özellikle de yerli ara malı üretimi yapan) bazı sektörlere ve KOBİ’lere teşvik sağlanmış olacaktır. Bu da cari açık sorununa doğrudan neşter vurabilir. İstihdam yüklerinin azalması ayrıca ekonominin istihdam yaratma gücünü de arttıracaktır. 
  

Son yayınlanan OVP’de vergi reformu konusunda ileriye dönük adımların atılacağına yönelik önemli ifadeler yer alıyor. OVP’nin tanıtıldığı basın toplantısında ilgili bakanların aynı gözlemleri paylaşarak, vergi reformuna özellikle vurgu yapmasını da ümit verici buluyoruz. 
 

Genel seçimler, yerel seçimler, Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Anayasa referandumu (veya başka konularda olabilecek referandumlar) derken, neredeyse her yıl seçimlerin olduğu bir süreçte, umuyoruz ki politik olarak yaptırımları olabilecek (ancak uzun vadede Türk ekonomisine çok faydaları olacak) vergi reformu hayata geçebilir.

 

 

Serkan Gonencler
Arma Portföy Yönetimi

 

Add a Comment

Social Widgets powered by AB-WebLog.com.

Kudret Ayyıldır

Featuring Recent Posts WordPress Widget development by YD

Önceki yazıyı okuyun:
LiderForex: 18 Ekim 2011 Akşam Analizi

EUR/USD ANALİZ G-20 bildirisinden alınan umutlu havayla haftaya olumlu başlayan piyasalar gelen açıklamaların ardından iyimserliğini kaybetti. Merkel'in sözcüsünden gelen açıklamalarda...

Kapat