Korkut Boratav: Sermayeden Yiyerek Büyüyoruz

“Bu yazının başlığını gören kronik iyimserlerden şu itirazı beklerim: “Türkiye ekonomisi 2010’da yüzde 9, bu yılın dokuz ayında yüzde 9.6, Temmuz-Eylül döneminde yüzde 8.2 büyüdü. Çin’den sonra en hızlı büyüyen ikinci ekonomiyiz. Hâlâ mı kötü haberler? İnsaf!”
 

Ben de bu itirazı aşağıdaki tabloyla yanıtlamaya başlayacağım ve “kötü haberler”den birini görmek için tablonun son sütununa bakılmasını tavsiye edeceğim…
 
 

 

Tablomuz 2011’in Temmuz-Eylül ayları üzerinde odaklanıyor ve bu dönemin sayılarını bir önceki yılla karşılaştırıyor. Milli gelir sütunu bu üç ayda ekonominin yüzde 8.2 oranında büyüdüğünü gösteriyor. Önceki beş sütunda ise, milli geliri oluşturan ana harcama kalemleri var: Özel tüketim, devlet, yatırım harcamaları ile (yabancıların Türkiye’deki harcamalarını oluşturan) mal ve hizmet ihracatını toplayınız; bu toplamdan ithalatı (yani, ülke dışına giden harcamalarımızı) çıkarınız. Milli gelire böylece ulaşmış olursunuz.
Bu dönemde büyümeyi sürükleyen ana öğelerden birinin ithalattan daha hızlı bir tempoyla artan mal ve hizmet ihracatı olduğu ortaya çıkıyor. Devlet harcamalarındaki artış da yüzde 14’e yaklaşarak önemli bir katkı yapıyor. Özel tüketim ve yatırımlardaki genişleme ise, milli gelirin gerisinde seyrediyor.

 

Son yirmi yıldan bu yana ekonominin genişleme, durgunlaşma, daralma ivmelerinin, yani kısaca büyümenin Türkiye ile dış dünya arasındaki sermaye hareketlerine bağımlı hale geldiğini defalarca ortaya koyduk. Tabloya son sütun bu nedenle eklendi. Yerli, yabancı ve kayıt dışı tüm sermaye hareketlerinin toplamından oluşan dış kaynakların son üç ayda yüzde 8.8 oranında daralmış olduğu da böylece belirleniyor. “Büyüyen ekonomide kötü haberler”den biri budur.

 
Hemen sorulması gerekir: “Büyümeyi belirleyen ana etken olan dış kaynaklar daralırken milli gelir nasıl arttı?”
İki yanıt var. Birinci olarak, dış kaynak hareketlerindeki daralmaların iç talebe, oradan da milli gelire yansıması zaman alır; tam etkisi (kabaca) altı aydan önce pek ortaya çıkmaz.

  
İkinci yanıt Merkez Bankası ile ilgilidir. İncelenen dönem içinde dış kaynaklardaki daralma, geçici olarak Merkez Bankası rezervleri harcanarak telâfi edilmiştir. Tabloya alınmayan sayıları vereyim: 2010’un Temmuz-Eylül döneminde TCMB rezervleri 2.4 milyar dolar artmıştı. 2011’in son üç ayında ise rezervlerde 4.4 milyar dolarlık bir erime gerçekleşmiştir. Sermaye hareketlerindeki gerilemenin finansal sisteme ve giderek ekonomiye yansıması, döviz fiyatları tırmanarak gerçekleşir. Tabloda kapsanan üç ay içinde dolar ve avro’dan oluşan döviz sepetinin fiyatı yüzde 10.5 oranında artmıştır. Merkez Bankası piyasaya döviz pompalayarak bu artışı önleyememiş; sadece frenlemiştir.

 
                                                                                                  ***

 
Tablo Eylül’de son buluyor. Tedirgin edici haberler sonraki iki ayda da sürüyor.

  
TCMB Eylül sonuyla 9 Aralık arasında rezervlerinden piyasaya 3.1 milyar dolar daha pompalamıştır. Ne var ki, rezervlerin yarıdan fazlası TCMB’nin döviz yükümlülüklerinden oluşur ve bu yöntemi sürdürmenin sınırları vardır. Kısa vadeli dış borçların brüt rezervlere oranı %100’ü aşmıştır. Kritik bir eşik aşılmıştır; zira kredilerin anaparasını talep etmeyi düşünen alacaklılar, “Türkiye’nin yeterli dövizi var mı?” sorusunu TCMB’nin rezervlerine bakarak yanıtlarlar. Türkiyeli sirketlerin varlıkları ile yükümlülükleri arasındaki farktan oluşan döviz açıkları da 119 milyar dolara ulaşmıştır. Pahalılaşan döviz, bu şirketler için ciddi riskler getirir. TCMB bu nedenle de döviz kurunu savunmaya çalışıyor; ama nereye kadar?

 
Peki, Eylül sonrasında iyi haber hiç mi yok? Elbette var. Sanayi Ekim’de yüzde 7.4 oranında büyümüş; işsizliğin azalmasına katkı yapmıştır. Peki nasıl? Ekim 2011’in ödemeler dengesi istatistiklerine bakalım: Üretim artışları bizde hızla dış açıklara yansır. Ekim’de de böyle olmakta; cari işlem açığı bir yıl öncesine göre dörtte bir oranında yukarı çekilmektedir. Ne var ki, dış kaynaklar Ekim’de de hızla daralmaktadır. Cari açık, bu dönemde, yabancı sermaye girişleriyle değil, (yüzde 89 oranında) Merkez Bankası rezervleriyle kapatılmaktadır.

 
Böylece, “sermayeden yiyerek” (ağır aksak da olsa) büyümeyi 2011 sonuna kadar sürdüreceğimiz anlaşılmaktadır.
2012 ve sonrası? Belki Almanya fikir değiştirir; Avrupa Merkez Bankası para pompalamaya başlar. İtalya’da, İspanya’da durumlar idare edilir; Fransız bankaları batmaz… Artan likidite bize de taşar…

 
Ya Avrupa’da işler bugünkü gibi sürünerek giderse? O zaman “inceldiği yerden kopar ve işimiz Allah’a kalır…”
 

Korkut BORATAV

Odatv.com

 

Add a Comment

Social Widgets powered by AB-WebLog.com.

Kudret Ayyıldır

Featuring Recent Posts WordPress Widget development by YD

Önceki yazıyı okuyun:
Euro Yatırım: Hacimsiz Günler

Piyasalar bu haftaya,Fitch’in Fransa’nın görünümünü negatife çevirmesi,Belçika’nın kredi notunun 2 kademe indirilmesi ve Kuzey Koreli lider Kim Jong Đl’in ölümünün...

Kapat