Cari Açığın Önlenemeyen Yükselişi

Cari İşlemler açığı Mart ayında 9.8 milyar dolara ulaştı.  Eğer on iki aylık verilerle birikimli olarak hesaplarsak, cari açık 60.5 milyar doları buluyor.  Gene aynı hesapla, geriye doğru son dört çeyrek dönemin milli gelir verileriyle orantıladığımızda da yüzde 8’i aşan bir değer buluyoruz.
 

Türkiye’nin dış dünyayla olan ekonomik ilişkilerinin reel sektör açısından özetini veren cari işlemler dengesi bu veriler ışığında sürdürülemez boyuttadır ve acilen daha “makul” düzeylere çekilmek zorundadır.
 

Finans burjuvazisi, cari işlemler açığının ardındaki spekülatif nitelikli (sıcak para) sermaye girişlerinin boyutlarından son derece mutlu gözükmekte ve sermaye hareketleri üzerine getirilebilecek kısıtlardan büyük rahatsızlık duymaktadır.  Bu çevrelere göre cari işlemler açığına karşılık Türkiye’nin  yeterli uluslararası rezerv birikimine sahiptir ve herhangi bir “çalkantı” durumunda bu rezervler güvence sağlamaktadır.
 

Oysa bu sav tamamen yanlıştır.  2011 Şubat ayı itibariyle TC Merkez Bankası’nın (brüt) döviz rezervleri 83.1 milyar, finansal sistemin toplam net uluslararası rezervleri ise 111.1 milyar dolardır.  Türkiye’nin mevcut dış borç stokunun büyük bir bölümü ise özel şirketler ve bankacılık kesimine aittir.  Özel sektörün toplam dış borç stoku 2010 sonunda 189.6 milyar dolara ulaşmış idi.  Kısa vadeli dış borç stokumuz ise 77.7 milyarı bulmaktadır.  Dolayısıyla, şu soruyu sormak gerekir: çoğunluğu özel sektör şirket ve bankalara ait olan söz konusu dış borçların, bir “çalkantı” durumunda bağımsız bir kuruluş olan merkez bankası tarafından üstlenilmesi beklenilebilir mi?  Her fırsatta merkez bankalarının bağımsızlığını savunanlar, son derece yüksek maliyetlerle biriktirilmiş olan döviz rezervlerini sorgusuz sualsiz mevcut dış borç yükünü karşılamak için kullanılamayacağının eminiz ki farkındadırlar.
 

                                                                                                ***
 

Ancak, cari işlemler sorunu sadece bir kırılganlık tehlikesi ve kriz tehdidinden ibaret bir olgu değildir.  Cari işlemler açıklarının ardında spekülatif finansal köpükler ve istikrarsızlık unsurları yatmaktadır.

 

Dünya ekonomisi 20. yüzyılın ikinci yarısında bu tip finansal şişkinliğe dayalı üç kriz dalgası yaşamış idi.  Bunlardan birincisi, 1970’lerde petrol fiyatlarının artışına bağlı olarak küresel ekonomide yaygınlaşan petro-dolarların bir borç krizinin ön koşullarını yaratması ve sonucunda da 1980’lerin borç tuzaklarına yol açması idi.  Daha sonra 1990’larda internet ve dot.com adıyla anılan teknoloji spekülasyonuna dayalı bir finansal şişkinlik ve bunun yol açtığı Meksika ve Asya krizlerini izledik.  Son olarak da 2000’li yıllarda ABD’nin dış ticaret dengesizliklerine ve konut piyasasındaki varlık fiyatlarının aşırı şişkinleşmesine dayalı 2008-2010 krizini yaşadık.  Şimdi ise, son dönem küresel krizi aşmak için başvurulan mali genişlemelerin küresel emtia piyasalarında yepyeni bir emtia enflasyonuna yol açmasını izlemekteyiz.  Küresel mal piyasalarında aşırı şişkinleşen emtia fiyatları bir yandan da spekülatif sıcak para akımlarıyla birlikte devinim kazanmakta ve yaratılan  yoğun sermaye bolluğu Türkiye benzeri yükselen piyasa ekonomilerinde yeni köpükler ve dış açıklara neden olmaktadır.

 

Sanal kıtlık rantlarına ve fiyat spekülasyonuna dayalı yeni finans köpüğü bir yandan da dünya çapında yoksulluğun derinleşmesinde belirleyici bir rol oynamaktadır. Dünya Bankası’nca yapılan tahminler emtia fiyatlarındaki her yüzde 10’luk artışın, günde 1.25 dolar olarak çizilen mutlak yoksulluk sınırına 10 milyon insanın daha itildiğin göstermektedir.  Dünya Bankası’na göre, geçtiğimiz Haziran ayından bu yana emtia fiyatlarındaki spekülatif enflasyon nedeniyle yoksulluk sınırının altına 44 milyon kişi daha itilmiş durumdadır.

 
Görüldüğü üzere, cari açık sorunu ve ardındaki spekülasyon köpüğü sadece Türkiye’de değil, tüm küresel ekonomide kırılganlık ve yoksulluk üreten bir sürece dönüşmüştür.  Bu koşullar altında merkez bankalarının finansal akımları sadece faiz ve zorunlu karşılıklar gibi “yurt içi” tedbirlerle değil, Tobin vergisi ya da Robin Hood vergisi gibi adlarla da anılan finansal işlem vergileri ve sermaye hareketlerinin doğrudan kontrolünü içeren yeni tedbirlerle dizginlemeye yönelmesi kaçınılmaz gözükmektedir.

Erinç YELDAN

Add a Comment

Social Widgets powered by AB-WebLog.com.

Featuring Recent Posts WordPress Widget development by YD

Önceki yazıyı okuyun:
Nuri Sevgen: 92 Yıl Öncesini Unutmayın, Unutturmayın…!

ABD borsa endeksleri HP’nin kar tahminini aşağı yönde revize etmesi ve beklentilerden olumsuz gelen ekonomik dataların etkisiyle dünü genel olarak...

Kapat