AstroFinans’tan Yıldızlar ve Türkiye Ekonomisi

Dünyanın belli başlı finans kuruluşları son dönemde Türkiye ekonomisinin risklerine dikkat çekmekteler. (Goldman Sachs, Türkiye’yi Ukrayna ile aynı kefeye bile koydu!) Bunların en başında rekabet ve üretim problemlerinin dış finansman zorluklarına neden olması geliyor. Bu yazının konusu dikkat çekilen risklerin realize olma ihtimalini değerlendirmek ve yöntem olarak astrolojik yorumu kullanmaktır.

 

İnsanların olduğu gibi ülke ve devletlerin de doğum haritaları vardır. Türkiye Cumhuriyeti’nin doğum haritası çıkarılırken cumhuriyetin kuruluş tarihi olan 29 Ekim 1923 tarihi ve akşam 20.30 saati dikkate alınır. Ülkemizin yükseleni Yengeç, Güneş burcu ise Akrep’tir. Belirli evlerde ve burçlarda bulunan gezegenler yönetim ve düşünce tarzımıza dair ipuçları verir.

 

Ülkemizin haritasında transit Satürn’ün doğum anındaki Neptün’e sert açılar yapmaya başladığı dönemlerin ekonomik krizlere hazırlık aşaması teşkil ettiğini görüyoruz. Astrolojide Satürn disiplin, sorumluluk, gerçeklerle yüzleşme, tasarruf tedbirleri ve kademeli yapısal değişimleri temsil ederken Neptün ise hayalleri, gerçeklerden uzaklaşmayı, düşünce akımlarını ve idealleri temsil eder. Neptün ülkemizin 3. evinde yer alıyor. Bu yerleşim rakam ve istatistiklerden hoşlanmamamıza, teorilerden çok deneme-yanılma yöntemiyle veya el yordamıyla öğrenmeye daha meyilli olmamıza, kurallara riayet etmede ciddi sıkıntılar yaşamamıza ve ekonomik planlama konusundaki kayıtsızlık ve kaderciliğimize neden olmakta. Transit Satürn’ün Neptün’ümüzle sert açılar yapması kendimizden emin olduğumuz bazı alanların aslında kırılgan olduğunu ve hayal ettiğimiz senaryolarla karşılaşmayacağımızı gösterir. 1992-1993 ve 1999-2000 yılları transit Satürn’ün ülkemizin Neptün’üne sırasıyla karşıt ve kare açı yaptığı en son tarihler. Benzer bir açı Ağustos 2012-Ekim 2014 arasında da görülecek.

 

Yakın tarihimize baktığımızda gerçekten de 1994 ve 2001 krizlerinin öncesinde ekonomiden sorumlu siyasetçi ve bürokratların gerçeklerden uzaklaşma eğiliminde olduklarını görüyoruz. Örneğin 1992-1993 yıllarında dönemin ekonomiden sorumlu devlet bakanı ve sonrasında Başbakanı olan Tansu Çiller yüksek enflasyonun ana nedenini faizlerin yüksekliğine bağlıyordu. Haziran 1989 ile Eylül 1992 arasında FED’in gösterge faizleri %9.75’ten %3’e indirmesi Çiller’i “Türkiye’de de inmesi lazım” tarzı düşüncelere sevk etme ihtimali yüksek. Ancak FED’in Şubat 1994’te faiz artışlarına başlaması krizi tetikledi. 1994 krizinin hükümetin faizleri suni olarak baskılama konusundaki başarısızlığından çıktığını hatırlarsak o dönem evdeki hesabın çarşıya uymadığını rahatlıkla anlayabiliriz. Yine 1999-2000 yıllarında DSP-MHP-ANAP hükümetinin ülkenin 1 numaralı ekonomik problemi olarak yüksek enflasyonu görmesi ve kur çapası yöntemiyle enflasyonu dizginleyeceklerini düşünmeleri “dış konjonktürü iyi okumadan hesap yapmanın” en tipik örneklerinden biri. Dotcom ve internet balonlarından endişe duymaya başlayan Greenspan’in 1999 ortalarında faizleri artırması ve 2001 ortalarına kadar dolar endeksine yakıtı vermesi, 1999 Marmara depreminin yol açtığı bütçe dengesizlikleri, dotcom balonunun 2000 yılında patlaması, en nihayetinde Anayasa kitapçığı krizi birer katalizördü. IMF programına güvenerek kuru yapay olarak baskılamanın gerçekçi olmadığını bu sayede iyice anladık.

 

Şimdi benzer hatalara tekrar düşüyoruz. Az sayıdaki disiplinli ve gerçekçi insan muhakkak ki gerekli tüm tedbirleri alıyor. Fakat geri kalan çoğunluk için aynı şeyleri söylemek zor. Geçen yılın 2. yarısında önemli bir kur şoku yaşadık ve “bankalarımız sağlam, bütçe dengemiz ala, elimizi sallasak ellisi de borç verir” mottosu eşliğinde “bu defa farklı” sendromuna yakalandık. Özetlemek gerekirse:

 

– “Kamu borcu GSYH’nin %40’ının biraz üzerinde birçok ülkeye göre çok iyi durumdayız” diyoruz. Oysa 2001 krizinden yalnızca 2 ay önce bu oran bugünkünden farksızdı yani %42’ydi. (2001 sonunda %79’a çıktı.)

– “Cari açık sorun değil, cazip ülkeyiz para bize gelmeyecek de kime gelecek” diyoruz. Unutmayalım ki 2000 yılı sonunda cari açığımız GSYH’nin sadece %3.7’siydi. 2011 sonunda %10.

– “Özel sektör borcu makul seviyelerde. Tehdit arz etmiyor” diyoruz. Yine 2000 yılı sonunda bankalar hariç özel sektör borcunun GSYH’ye oranı %30’du. 2011 sonunda %66 oldu.

– “Döviz rezervlerimiz sağlam, kur şoklarına karşı dayanıklıyız” diyoruz. 2000 yılı sonunda döviz varlıklarımızın iç ve dış döviz yükümlülüklerimize oranı %51’di. 2012’de %53. Pek bir fark yok gibi. (2001’i %71’lik varlık/yükümlülük oranıyla kapatmıştık)

 

Lütfen yanlış anlaşılmasın. Amacım “2001 tarzı bir kriz yaşarız” demek değil. 2001 krizine göre çok daha güçlü bir bankacılık sistemimiz olduğu kesin ancak geçen zaman zarfında reel sektörün rekabetçi gücünü görece kaybettiğini de unutmamalıyız. Muhtemelen bu senenin sonunda yada gelecek yılın başlarında IMF destekli oldukça cazip dış finansman bulacağız ve hayal dünyamıza geri döneceğiz. Ama Satürn’ün kaçınılmaz etkilerini ihmal etmemek lazım. Risklerimizin realize olma ihtimali hiç de az değil. 1-2 tane elimizde olmayan tetikleyici olay her şeyi alt üst edebilir, dikkat! En iyisi IMF desteğine güvenmeden zorlu geçmeye aday bir 2014’e hazırlıklı olmak. İş isten geçtikten sonra “böyle olacağını biliyordum zaten” dememek.

 

Add a Comment

Social Widgets powered by AB-WebLog.com.

Featuring Recent Posts WordPress Widget development by YD

Önceki yazıyı okuyun:
GCM Forex: GDP Verisine Dikkat…

EUR/USD ANALİZ Avrupa'nın "vahim" bir durumda olduğunu söyleyen Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz, kemer sıkma baskısı ve politikalarının, bölge için...

Kapat